Arama Yap :    
 
Kendi Kirli Pencerem
Denemelerim
Öykülerim
Şiirlerim
Güncel
Tiyatro
Sinema
Müzik
Röportaj
Fotoğraf
  Öykülerim      
İki Yabancı Masalı 25.04.2009
Bir adam ve bir kadın, birbirini sevmişti… Hatta öyle çoktu ki sevgileri, bir ömür sürer deyip evlenmişlerdi. Çok geçmeden bir de çocukları olmuştu. Mutluydular; hem kadının hem de adamın, yeterice gelir kazandıkları düzenli birer işleri vardı. Adam bir restoranın şef garsonuydu; yanında çalışanların üstü, kapıdan her girenin hizmetkarı... Kadın orta düzey bir işletmenin muhasebe işlerine bakıyordu; rakamların dünyasının tam ortasında bir sandalyesi ve bunaldığında başını yaslayabileceği bir de ufak masası... Yani sürünün ne başındaydılar, ne de sonunda. Henüz bir yaşındaki kızlarıyla mutluydular, onunla oyunlar oynamak, konuşmaya çalışmasını izlemek hoşlarına gidiyordu.

Dışarıdan bakıldığında, hayatın onlar için kurduğu bu düzen oturaklı görünse de, işin iç yüzü iskambil kağıtlarından yapılmış bir kaleden farksızdı; ufacık bir sarsıntı darmadağın ederdi düşlerini, yaşam standartlarını… Çünkü çoğu insan gibi onlar da, rüzgar nereye eserse oraya savrulan yapraklar gibiydi. Bekleyince olur ya, saklandığı yerden çıktı felaket; şiddeti yaşam standartlarını dize getirmesinden ibaretti. Yıktı geçti binaları, artçı şoklarıyla titretti yarı çıplak bacakları… Şimdi tüm kasaba yerle yeksan, insanın kanını donduran bu tablo çığlık seslerine hamileydi…

Ne adam enkazdan çıkarıldı, ne kadın, ne de çocuk… Hiçbiri yoktu ortada. Kadın çocuğunu kaptığı gibi yalın ayak aramıştı taş harabeler şehrinde adamı. Hiçbir iz yoktu ondan. Adam da sağ kurtulmuştu depremden, ancak ne sevdiği kadından bir haber almış, ne de küçük kızını bulabilmişti. Bu üst üste yığılmış iskambil kağıtları arasında onlarsız soluk almak, ciğerlerinde hep bir eksiklikti.

Aradan yıllar geçti, koca 9 yıl. Bu süre içinde hayat onları savurup atmıştı; binaları özlemler, ağaçları hatıralar olan yeni bir şehre. Baştan başlamaları gerekiyordu yaşamaya. Sürüye yeniden dahil olmaları lazımdı. Yaşamak için önce yaşanacaklardı. Uzun zaman geçti, küçük kız 10 yaşına bastı. Yaşıtları okuyup yazarken o, araba camlarını silmeyi öğreniyordu. Diğerleri için mavi önlük neyse, küçük kız için de trafik lambalarındaki kırmızı ışık oydu. Çalışmalıydı, çünkü annesinin eve getirdiği para yaşamaları için yeterli gelmiyordu.

Bir gün adam ve kadın yolda karşılaştı. 9 yıl sonra gözler tekrar aynı hizada buldu birbirini. Adamın gözü kadının kırmızı mini elbisesine takıldı. Kadın ise adamın yüzündeki uzun kirli sakallara bakakalmıştı. Saçı başı dağınıktı adamın, kadının yüzü ise rengarenkti; tıpkı yandaki dükkanın ışıltılı vitrini gibi… Adam ne kadar bakımsız ve mat ise, aksine kadın üstüne başına bir hayli özen göstermiş, parıl parıldı. Adam ilk anda anladı onun bir fahişe olduğunu. Kadın ilk anda gördü, üstü başı yırtık adamın kağıt toplama arabasını. Adam, o kadınla bir gece düşündü, ona doğru yürürken. Kadın, evsiz bir kağıt toplayıcısıyla fahişe arasındaki benzerlikleri kurdu kafasında, sabit dururken. Sonra kadın da hareketlendi, yavaş yavaş yürümeye başladı adama doğru, yüzünde daha önce hiç takınmadığı bir ifadeyle… Düşünmeye başladı kocasını. Gelip, onu bu hayattan kurtaracak olan kocasının hayalini kurdu birden. Adam da düşünmeye başladı karısını. Aşağı yukarı her gün gördüğü takım elbiseli kadınlardan biri gibi hayal etti onu; hani şu çıkış saatlerinde çocuğunu özel okulun kapısından arabayla alan kadınlardan…

Ve öylece geçtiler birbirlerinin yanından; kimse kimseyi tanıdığını belli etmeden. Yabancı oldukları iki manzaraydılar birbirleri için. Bir arada duramayacak iki gerçek. Yıllarca kurulan hayallere sürülecek kara birer lekeydiler. İyisi mi, hep düşlerde kalınmalıydı ve başka hayatlarda yaşatılmalıydılar. Çünkü öylesi daha tatlıydı. Sırt sırta ağır adımlarla uzaklaşırlarken, geniş fuleler ile yabancılaşıyorlardı birbirlerine. Geride bıraktıkları bedenler, her ikisine de ağır gelen birer gerçek giymişlerdi üzerlerine. Artık bu onlar için çoktu, artık bu onların öyküsünün sonuydu… İlerlerken bir defa daha hayallere daldılar, eskiden kurdukları düşlerdekilerden bile fazlaydı bu kez düşündükleri. Ve bu sondu, kuğunun son şarkısı gibi…
Gönderilmiş yorumlar:
Aykut GÖKER30.04.2009
?eyh Galib okumadym ama ku?unun son ?arkysy diye bahsedilen ?eyi biliyorum. Koca bir bo?luk hissettirecek kadar etkilediysem, buna memnun oldum ama hissettiklerin yüzünden sen pek memnun olmamy? olabilirsin : ))
MelisP29.04.2009
Kugunun son sarkisi gibi.. Seyh Galip okuyor muydun sen.. Boyle bir hikayeden sonra insanin hissettigi..koskoca bir bosluk.. Hiclik belki de, bilinmezlik.
Bu yazıya yorum gönder
İsim:
E-Posta:
 
Sayfa Gösterimi: 473658 | Tüm Hakları Saklıdır. Evet Gerçekten.