Arama Yap :    
 
Kendi Kirli Pencerem
Denemelerim
Öykülerim
Şiirlerim
Güncel
Tiyatro
Sinema
Müzik
Röportaj
Fotoğraf
  Tiyatro      
Provalardan Enstantaneler 20.06.2010
Gösteri Sanatları Merkezi, tiyatro oyunculuğu bölümü öğrencileri, mezuniyetlerini 14 Haziran 2010 akşamı, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde oynadıkları ''İstanbul'' adlı oyun ile taçlandırdı.






Provalardan Ve Oyun Gününden Kareler


Kliniğe getirildiğimiz ilk gündü. Yolda gelirken otobüste Shutter Island'ı izlettikleri için kendimi biraz kötü hissediyordum. Doktorlar ''Sıra olun'' demişlerdi, ancak herkes ben merkezci takıldığı için, düzgün bir disiplin sağlayamamıştık. Doktorların ''Sorun yok, problem değil'' demeleri bende, hem bir şüphe, hem de bir iç huzuru yaratmıştı...



Çoğumuzun desteğe ihtiyacı olduğu bir gündü. Kimi en yakınındakine sarılıyor, kimi bulduğu bir yere yaslanıyordu. Ben de aradığım yaşam desteğini elimdeki bastonda bulmuştum. Öndeki mavili ise destek arayışındaydı, onun haline hepimiz çok üzülüyorduk.



Mülakat günüydü! İçeriye hangimiz çağırılacağız acaba diye merak ediyorduk. Yapacağımız görüşmeler, tedavimizin gidişatını etkileyecekti. Kimse dikkat çekici hareketlerde bulunmamaya çalışıyordu. Kimileri yüzüne sahte bir gülümseme takınmış, kimileri ise bu gerilimli anın verdiği endişeyi giyinip gelmişti o odaya. Belirsizlik çok kötü bir şeydi, bunu öğreniyorduk...



Tedavimin ilk günleriydi... Henüz diğer hastalarla akıcı bir iletişim kuramamıştım. İçlerinden biri ''yağ satarım bal satarım (Bu oyunun ismi gerçekten bu mu? Bence değil. Bunlar sadece şarkının ilk sözleri. Aynen Haluk Levent'in ''Beni Biraz Anlasana'' şarkısının adının, ''Kendimi Esir Aldım'' zannedilmesi gibi bir şey bu)'' oynamayı teklif ettiğinde, hiç düşünmeden kabul ettim ve olaylar gelişti... Diiiit!



Tedavinin işe yaramadığını anladığımız (En solda ayakta duran bizden bir ''tık'' sonra anladı) ya da işe yaradığını zannetmediğimiz ilk gündü. Moral ve motivasyon seviyemizdeki belirgin düşüşten sonra, doktorlar besinlerimize karıştırdıkları koreografinius maddesini azaltmaya karar verdi. Sonuç olumluydu! Hiçbirimiz intihar etmedik!



3G üzerinden, dünyanın dört bir yanındaki diğer hastalarla görüntülü iletişim kurmaya başlamıştık. Onların tedavisinin daha kötü gittiğini öğrendiğimizde, içimizi kaplayan umut ve neşe, yüzümüze yansıyordu...



Doktorlara sürekli, karşımızda yüzlerce insan gördüğümüzü söylüyorduk. Onlar ise, böyle bir şeyin mümkün olmadığını, bu klinikte toplamda 40 kişinin çalıştığını, yüzlerce kişilik bir kalabalığın dikkat çekeceğini ve böyle bir şeyi gözden kaçırmayacaklarını söylüyorlardı.



Doktorlar, doğrudan retina ve çevresine uyguladıkları yoğun ışık hüzmesi sayesinde bizde geçici körlük yaratarak, ''Bakın ne felaketler var, halinize şükredin'' mesajı veriyorlardı. Sonuç olumluydu! Birçoğumuz kör olmadı!


Kişideki mutluluk ve sevinç duygularını bastıran koreografinius maddesi azaldıkça, eğlence katsayımız da artıyordu. Tey tey tey...



O gün orada müzik sesi duyduğumuza yemin edebilirdik. Bu konuyu doktorlara taşıdığımızda, 20-20 bin Hz arasındaki sesleri kendilerinin de duyabileceklerini, ancak bu seviyedeki işitsel bir ögeye rastlamadıklarını belirten bir yanıt almıştık.



Sağ köşede konumlanmış olan doktoru çıldırttığımız gün! ''Ben buradayım, siz nereye bakıyorsunuz!'' diye defalarca seslenmesine karşın, hiçbirimiz o tarafa dönmemiştik. Sonuç olumluydu! Doktor işi bıraktı ve sözünü daha çok dinletebileceğini düşündüğü kaplumbağa terbiyeciliğine başladı. Kendisine yeni işinde başarılar diliyoruz...



O gece tedavimizde yeni bir aşamaya geçmiştik. Madrid'deki Santa Cruz kliniğinden Arkham Akıl Hastanesi'ne transfer ediliyorduk. Hasta bakıcı, hatıra olsun diye fotoğrafımızı çekmek istemişti. Ben de, beyin dalgalarımı düzenleyen nano teknoloji harikası kaskımı çıkarıp, birkaç saniye kadar ambale olmuştum. O sırada flash'lar patlamıştı...


Gönderilmiş yorumlar:
Aykut08.07.2010
Rumeysa, bence vakti geldi. Artık malum kişiyi Facebook sayfamızdan çıkarmalıyız. Çok bile kaldı : )

Diyorum ki, 10 Temmuz Cumartesi günü bu kişiden kurtulalım. O sabah bilgisayarı açtığımda, ilk yapacağım işlerden biri onu silmek olacak. Hatta diyorum ki, her yıl 10 Temmuz'da bir gereksiz kişiyi daha silelim : )

Belki herkesin ortak bir derdini yakaladıysak eğer, kitleler de bizim bu hareketimize katılır ve her 10 Temmuz tarihinde Facebook arkadaş listelerinde temizliğe giderler. Hayalperest değilim, sadece ihtimallerden bahsediyorum : )

Uzun lafın kısası, harekete geçme tarihi 10.07.10 olarak belirlenmiştir, haberin olsun.
Aykut06.07.2010
: ))
zehra rümeysa04.07.2010
aykut :)harikasın!prova adı altında gerçekten akıl sağlığımızla ilgili bi sürecten geçmişiz:)fotoğraflar kanıtı.yazdıklarına bayıldım.:)
Aykut30.06.2010
Teşekkür ederim Dilara.
Aykut30.06.2010
Biraz kendime çalışmışım gibi gözüküyor ama asıl ustalık isteyen ve üzerinde günler geceler harcadığım ağır iş, o ayakların konumunu değiştirmekti :p

Yanar döner, ışık saçar şeyler mi? Bildiğin ışın kılıcı yaptım (Bknz: Star Wars), sense bakıp yanar döner şeyler diyorsun : )

Aklımda bir şey var, becerebilirsem sana sağlam bir sürprizim olacak. Facebook'ta profil fotoğrafı yapacaksın, o derece yani : ) en az 30 "like" gelecek. İddialıyım (Burada MSN'deki güneş gözlüklü surat var farz et)
ahsen derya28.06.2010
bana mı sürpriz o, kendine çalışmışsın hep... bende istiyorum yanar döner ışık saçar şeyler:( bide ne biçimsiz durmuşum ben o fotoda, yok yok kesin benim duruşuma da müdahale ettin sen yoksa öle durmuş olamam... bu çok mantıksız:P
Dilara28.06.2010
Çok güsell olmus çok beğendim :)
Aykut27.06.2010
İkinci resmin üzerine tıkla, orada bir sürpriz var. İçe basma problemini hemen hemen giderdim sayılır : )
ahsen derya25.06.2010
başka bir delinin günlüğü...
Bu yazıya yorum gönder
İsim:
E-Posta:
 
Sayfa Gösterimi: 473807 | Tüm Hakları Saklıdır. Evet Gerçekten.