Arama Yap :    
 
Kendi Kirli Pencerem
Denemelerim
Öykülerim
Şiirlerim
Güncel
Tiyatro
Sinema
Müzik
Röportaj
Fotoğraf
  Öykülerim      
Koyu Bir Gün - Bölüm 1 04.03.2013
Saat akşam 6’ya çeyrek vardı. Heyecandan yerinde duramıyordu. İş arkadaşları onda bir tuhaflık olduğunu anlamıştı. Kaçamak bakışlarla onu süzüyorlardı. Sessiz sakin, yolda gözlerinin içine bir kadın bakacak olsa, bakışlarını olabilecek en uzağa fırlatacak kadar çekingen ve utangaç olan bu kendi halindeki adam, bugün neden kendine bu denli özen göstermişti? 40’lı yaşlarının başında olmasına karşın sanki 50’lerinin sonunda gibi giyinen, insanlarla sohbet etmekten kaçınan, koyu ve soğuk renkli kıyafetleriyle dikkat çekmeden sanki bir gölge gibi yaşayan, saçları yer yer kırlaşmış bu adama bugün ne olmuştu?

Bugün günlerden 14 Şubattı. O ise şu an çalıştığı şirkette 12 defa 14 Şubat görmüştü. Ancak şimdiye dek ne masasında bir fotoğraf, ne de elinde bir yüzük gören olmuştu. Ofisin en eskisiydi. Basılı evrakların bilgisayara girişinden sorumluydu. 12 yıldır bir kez bile maaşına zam istememişti. Bu yüzden patronu ona her yıl olabilecek en düşük zammı verirdi. O da hiç ses etmeden çalışmasına devam ederdi.

Onunla en uzun çalışan arkadaşı bile ona pek yakın sayılmazdı. Çünkü o ne insanlara kendini anlatmayı severdi, ne de insanların ona kendisini anlatmasını… Onun için ne kadar az iletişim, o kadar az paylaşım demekti. Hem insanlarla bir şey paylaşmayınca, onlardan kaynaklanan hayal kırıklıklarına da uğramıyordu. Ona sorarsan kalbi, hayal kırıklıkları atlasıydı. Umut etmeden yaşamayı öğrenmişti; heyecansız, beklentisiz… Ama bugün başka bir şey vardı. Bu 1.70 boylarında, kumaş pantolonlu, sivri burun ayakkabılı, ince yapılı, daima tıraşlı gezen adam, bugün her zamankinden daha bakımlı görünüyordu. Yüzünden de inceden bir gülümseme; arkadaşlarının hiç alışık olmadığı türden…

Saat 6’ya çeyrek vardı. Hemen tuvalete gitti. Arkasından kapıyı kilitledi. Aynaya bakıyordu, kısacık saçlarını yana taramıştı. Gerçi her zaman öyle yapardı ama bu sefer limon sürmüştü. Saçları hem daha çok yatmış, hem de daha çok parlamıştı. Birkaç tel bile önden başka yöne fırlasa, hemen eliyle düzeltiyordu. Tuvalette son kontrollerini yaptı. Kravatını iyice sıktı. Sabahtan beri defalarca yaptığı gibi gömleğinin yakalarını bir kez daha düzeltti. Tuvaletten çıktığında saat 6’ya 5 vardı. 10 dakika, üzerindeki minicik detaylara fazla fazla hassas davranarak geçmişti. Son dakikaları masasında oturarak geçiriyordu. Dizlerinden bükülü bacaklarını heyecandan bir sağa bir sola yatırıyordu. 6 olmadan asla çıkmazdı, yine 6’yı bekledi. Arkadaşlarına hızlıca bir göz atıp “İyi akşamlar” diyerek hızla çıkışa doğru yürümeye başladı. Atkısını unuttuğunu hatırladı. Geri geldi, ofistekilerin kendi aralarında gülüştüğünü duydu. Atkısını masasının altındaki çekmecenin üstünden aldı, boynuna doladı ve kendine güvensiz utangaç adımlarla iş yerinden ayrıldı…

Sokakta daha bir özgür hissediyordu ama bu hareketlerine yansımıyordu. Zira insanlara rahatsızlık vermekten çok çekinirdi. Öyle çekinirdi ki, sokakta kendini daima birilerinin yolunun üstünde sanırdı. O yüzden hareketleri hep tedirgin ve hep acemi bir çabukluklaydı…

Hızlı hızlı yürüyordu. Apartmanları geçti, genişçe bir caddenin kalabalık bir köşesinde tanıdık sıcak bir gülümseme gördü. Yanına gitti. Hayattaki tek arkadaşına gülümsedi. İkisinin de ağzından bir kelime dökülmedi, gözleriyle anlaştılar sanki. Beraber yürümeye başladılar. Elleri ceplerinde birbirine benzeyen iki arkadaş, bir yere doğru yürüyorlardı. Gittikleri her ikisi de biliyordu. Zira benzer kararlılıkta manevralar yapıp hep aynı yöne doğru ilerliyorlardı. Adımlarının ritmi aniden bozuldu. Karşıda bir çiçekçi vardı. Birbirlerine baktılar. Yine konuşmadan anlaşmışlardı. İçeriye girip birer tane gül istediler. Ellerinde güllerle dükkandan çıktıklarında gidecekleri yere doğru hızla yola koyuldular. Arada bir gözleri saatlerine takılıyor, kendi aralarında bir şeyler mırıldanıp yürümeye devam ediyorlardı. Ellerinde güller ile onları görenler, eşlerine tatlı bir sürpriz yapmaya hazırlanan iki efendi adam olduklarını düşünürlerdi. Ancak onlar karanlık bir ara sokakta, bir apartman arıyorlardı. Kundaklanmış bir ahşap binayı geçtiler. Gözleri bir sağda bir soldaydı. Apartman isimlerine, numaralara bakıyorlardı. Arayış sürerken arkadaşı kısık bir ses ile “Burası!” dedi. Emin olmak için birkaç saniye apartmana baktılar ve hemen ardından birbirlerine... Yüzlerinde, gülümsemelerini önleyen korkuyla karışık bir ifade vardı. Kapıya yürürlerken mahallenin serserilerinin onlara baktığını gördüler. Zira öyle bir yerdeydiler ki, ellerinde tuttuklarını soluk kırmızı güller bile gökkuşağı gibi kalıyordu.

Hangi zile basmaları gerektiğini biliyor gibiydiler. Yaklaşık 1 dakika kapının önünde ellerinde çiçekler ile dikilip kendi aralarında mırıldandıktan sonra, 4 numaranın ziline bastılar. Birkaç saniye geçmeden kapının açıldığına dair uyarı sesi geldi. Bu kez birbirlerine bakmadan direkt içeri girdiler. Merdivenleri çıktıkça yüzlerindeki endişeli ifade daha da belirginleşiyordu. 4. kata çıktıklarında ziline bastıkları dairenin kapısının açık olduğunu gördüler. Arkadaşı önden çıktığı için içeriye doğru ilk adımı atmış bulundu. İçeride parlak mini elbiseli bir kadın, arkadaşının elinden çiçeği alırken “Hoş geldin aşkım” dedi…

Dizlerinin titrediğinden bile emin olamayacak kadar kendinde olmayan bir halde arkadaşının ardından içeriye girdi. Aynı kadın onun elindeki çiçeği de sahiplendi ve “Hoş geldin sevgilim” diyerek onu içeri davet etti. Kapı nazik bir darbeyle kapandı ve kapı yaklaşık 1 saat sonra iki el silah sesinin ardından yeniden açıldı…

Bölüm sonu…
Gönderilmiş yorumlar:
Dilara17.03.2013
degisik olmus.. begendim.. ikinci bolumu bekleyorum..
Bu yazıya yorum gönder
İsim:
E-Posta:
 
Sayfa Gösterimi: 473674 | Tüm Hakları Saklıdır. Evet Gerçekten.